Gümülcine, 4 Kasım 2026.
Musahipzade Celal’in penceresinden Batı Trakya Türk Azınlığı’nın müftü meselesi...
Musahipzade Celal’in Aynaroz Kadısı oyununu okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Aradan yüzyıllar geçse de bazı zihniyetler neden bir türlü değişmiyor? Kıyafetler değişiyor, makamların isimleri değişiyor, fermanların yerini yönetmelikler alıyor; fakat halkın iradesini kendi iradesinin gölgesinde tutmak isteyen anlayış, sanki aynı oyunun yeni bir perdesini sahnelemeye devam ediyor.
Bugün Batı Trakya Türk Azınlığı'nın müftü meselesine bakıldığında, Musahipzade Celal’den günümüze sahnenin değişmediğini görüyoruz. Bir tarafta inancı ve geleneğiyle kendi dinî kurumlarında söz sahibi olmayı isteyen Türk azınlık; diğer tarafta ise müftülük makamının nasıl şekilleneceği konusunda sürekli dikte eden bir devlet anlayışı…
Ve perde açılıyor!
Sahnenin ortasında bir koltuk var. Üzerinde müftü yazıyor. Fakat asıl mesele, o koltuğa kimin oturacağından ibaret değil. Asıl mesele, o koltuğun kimin iradesiyle anlam kazanacağıdır.
Çünkü müftülük, sıradan bir bürokratik makam değildir. Batı Trakya Türk Azınlığı açısından dinî rehberliğin, toplumsal güvenin sembollerinden biridir. Böyle bir makamın meşruiyeti yalnızca resmî bir kararnameye, mühürlü bir kâğıda veya devlet dairesinin kapısına asılan bir yazıya indirgenebilir mi?
Musahipzade Celal’in Aynaroz Kadısı oyununda, makamlar, çıkarlar ve ikiyüzlülükler üzerinden insanın zaafları açığa çıkarılır. O günden bugün Batı Trakya’ya bakılınca: Halkın gönlünde karşılığı bulunması gereken bir makam, idari dayatmaların gölgesinde...
Bürokrasi dayatmacı bir anlayışla hâkim olmaya başladığında ve halkın sesi duyulmadığında, çoğu zaman usule aykırı bir gürültü gibi algılanır. Oysa demokrasi, yalnızca karar vermek değil, kararın muhatabı olan insanları da dinlemektir.
Hele konu hakları antlaşmalarla garanti altına alınmış bir azınlığın dinî kurumlarıysa…
Batı Trakya Türk Azınlığı'nın müftü atamaları konusundaki itirazları ve kendi dinî liderlerini seçme yönündeki talepleri, sadece bir makam tartışması olarak değerlendirilemez.
Elbette devletlerin hukuk düzenleri vardır; kamu kurumlarının işleyişi de hukuki çerçevelere dayanır. Ancak hukuk, toplumun beklentilerini görmezden gelmek ve sorunlara gerçekçi çözümler aramak yerine yeni sorunlar üretmek anlayışıyla uygulanmamalıdır. Yıllardır yaşananlar... Bir kararın resmî olmasıyla toplumda kabul görmesi aynı şey değildir.
İşte Aynaroz Kadısı ruhuyla sorulabilecek soru: Makamın sahibi olmak mı önemlidir, yoksa o makamın temsil ettiği insanların güvenini kazanmak mı?
Düşünün ki bir sahnede herkes kendi rolünü ezberlemiş. Bürokrat, yetkisinden söz ediyor. Hukukçu, maddeleri sıralıyor. Siyasetçi, uygun gördüğü çözümü savunuyor. Dalkavuk görevini yapıyor… Fakat salonun en önemli kişisi olan halk, kendisine ayrılan koltukta sessizce oturmaya zorlanıyor.
Oyunun komedisi burada başlıyor... Aslında trajikomedi...
Bir müftünün görevlendirilmesi, kâğıt üzerinde idari bir işlem olarak tarif edilebilir. Ancak o makamın toplumun dinî hayatında taşıdığı anlamı, bir atama yazısının satırlarına sığdırmak mümkün müdür? Bütün bu kararların arasında halkın iradesi nerede?
Perde kapanırken sahnede asılı kalan sorular ve geçmişten bugüne roller... Bir toplumun dinî önderliği, o toplumun iradesi hesaba katılmadan ne anlam ifade eder?
Pervin Hayrullah
